19 Nisan 2020 tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır
Göründüğü kadarıyla
pek bir şey yapmamışlar, uzaktan izlemekle yetinmişler. Belki de “Çin nere bura
nere. Buralara ulaşması çok zor” diye düşünmüşlerdir. Son bir buçuk ayda
dünyanın batı tarafında ortaya çıkan salgın manzaraları bize bu söylediklerime
benzer hikâyeler anlatıyor. Durumun ciddiyetini anlayıp erkenden önlem almaya
başlayan tek istisna var: Almanya. “Dünyanın iki büyük aklı (yani emperyalizmin
asli sahipleri) ” diye bilinen ABD ve İngiltere’nin durumu her anlamda içler
acısı.
Wuhan’da karantina
başladığında (23 Ocak) vaka sayısı hatırladığım kadarıyla altı-yedi yüz civarındaydı
ve 25 can kaybı vardı. Şehrin on bir milyonluk nüfusuyla karşılaştırıldığında,
bu veriler “Bu denli ağır bir karantina ve radikal önlemlere ne gerek vardı?”
dedirtebilir. Çinli sağlık yetkililerini üst düzey alarma geçiren başlıca iki
etmenden söz edilebilir: (1) Özellikle SARS salgınından edinilen acı tecrübe ve
(2) COVID-19’un yayılma seyri ve hızına ilişkin yaptıkları değerlendirme/modellemenin
ortaya koyduğu ürkütücü resim (ki bu modelleme daha sonra doğrulandı). Daha
önce de yazmıştım, salgının seyrine ilişkin o günkü veriler virüsün önceleri
çok yavaş yükselen bir eğri biçiminde yayıldığını fakat bir noktada eğrinin
aniden dikleştiğini ve yayılma hızında bir patlama yaşandığını gösterdi.
Karantinanın hemen
ardından gerek DSÖ gerekse Çin sağlık yetkilileri aracılığıyla virüs ve salgın
hakkında dünyaya sel gibi bilgi akmaya başladı. Anlaşıldığı kadarıyla, bunca
bilgi ve habere rağmen, dünyanın batı tarafı Çin-Wuhan’da yaşananları kendi
başlarına da gelmesi yakın bir felaketin habercisi olarak göremedi. Çin’de
yaşanan ve orayla sınırlı kalmasını bekledikleri bir sorun olarak gördüler. Salgın
kapılarına dayandığında bile durumun ciddiyetini kavradıkları konusunda kuşkuya
düşüren bir halleri vardı. İktisatçı arkadaşım Zhou’ya göre, “Halkın sağlığını
koruyacak önlemleri almak için büyük miktarda para harcamak gerekir. Batı
kapitalizmi bu parayı harcamak yerine ölü taklidi yapmayı seçti”.
New York’da vaka
sayısı beş yüze yaklaşmışken ve can kayıpları artarken Trump, her şey
yolundaymış ve hayat olağan akışında devam ediyormuş gibi davranıyordu. Bir de ellerini
ovuşturarak virüsün Çin ekonomisini yıkıma uğratmasını umuyordu. Buradaki bir
Amerikalı arkadaşın dediği gibi, muhtemelen virüse “Make America great again,
corona!” diyordu. Onca veri, bilgi ve uyarıya rağmen önlem almayıp ABD’yi
felakete sürükleyen kibirli cehalet şimdi DSÖ’den Çin’e kadar önüne geleni
suçlayıp felaketin sorumluluğundan kurtulmaya çalışıyor. Oysa Çin ne bilgi
sakladı ne de vaka sayısını. DSÖ kayıtları bile daha ilk vakaların görülmeye
başladığı günlerden başlayarak “tanımlanamayan bazı zatürree benzeri vakalar”
rapor ettiklerini gösteriyor. Daha geçenlerde, doktorlar bazı ölümleri geriye
doğru tarayarak bin üç yüz can kaybını daha COVID-19 ölümleri listesine ekledi.
Trump gibi ellerini
ovuşturarak Çin’in felaketinin kendisi için fırsat olacağını zanneden biri daha
vardı. Bilindiği üzere, bu malum zat ülkeyi bir şirket gibi yönetme iddiasıyla
ortaya çıkıp her bakımdan çuvallayan bir müflis tüccar, bir bitik adam. Akılma
gelmişken burada araya bir not düşmeliyim: Salgınla mücadele için İslamcı
gericiliğin gözde sağlıkçıları olan sülükçüler, hacamatçılar, ot-çöp-sap esnafı,
aşı karşıtları ve Diyanet (yani muska-martaval erbabı) yerine (mecburen) pozitif
bilimi seçmesinin rejimin omurgası olan gericilik-ilkellik açısından bir hayal
kırıklığı olduğundan eminim.
Çin’in ekonomisinin
kısa vadede toparlanamayacağına, dünyanın Çin’i salgının sebebi görüp tavır
alacağına dair fanteziler kurmuş olmalılar ki “Çin’in krizi bizim için
fırsattır. Çin’in pazarlarını biz kapabiliriz” gibi bir şeyler söylemişti. Daha
ilk duyduğumda “yine ayaküstü hayal görüyor” demiştim. Zira Çin’i hiç anlamadıkları
ortada. Zaten anlamaya çapları da yetmez. Hem bugüne kadar neyi doğru anladılar
ki… Kurdukları fantezi Çin’in 40 yıl önceki haline yani ucuz işgücüyle büyük
miktarlarda üretim yaptığı ve genellikle düşük-orta kalite ucuz mallar ürettiği
döneme ait. İşin sırrı ucuz işgücü sanıyorlar. Öyle olmadığını gösteren diğer
birkaç faktörü sayayım: Düşük faizli bol kredi, sigorta primlerine devlet desteği,
ucuz enerji, devasa serbest bölgeler, ihracat teşvikleri, yabancı yatırımcılara
vergi istisnaları, ara malı ithalatına ihtiyaç duymayan yani kendi üreten bir
sanayi vs. Beş yıllık kontratlarla köylerden getirilen, üç öğün yemek ve
yatacak yer ihtiyaçları sağlanan ortalama 100 dolar maaşlı (o zamanlar köyde
yaşayanlar için büyük para sayılırdı) o ucuz işgücü artık yok. Şimdi Çin’de bir
işçinin geliri memleketteki asgari ücretten yüksek. Bir de alım gücü açısından karşılaştırıldığında
fark birkaç kat artacaktır. Dolayısıyla, iktidarın ülke emekçilerini açlığa mahkûm
ederek ucuz üretim yapmak ve böylece Çin’in pazarlarını kapmak ve Çin’e
alternatif üretim üssü olmak ham hayali yine duvara çarpıp paramparça olan bir
“başarı hikâyesi” olacak; yani yine elde var sıfır… İşin sırrı önce bilim (ve
ardından teknoloji) üretmek, ucuz işgücü değil.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder