16 Nisan 2020 Perşembe

Karantinadan sonra Wuhan


12-13 Nisan 2020 tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır

Önce bir okuma önerisi: Yazılarımı okuyanlara, Cangül Örnek’in 23.03.2020 tarihli BirGün’de yayımlanan “Eyvah devlet ateş ölçüyor” başlıklı yazısını mutlaka okumalarını öneriyorum (tabii ki okumamışlarsa). Çin, dünyaya bir “Kriz yönetimi dersi” verdi. Bu süreci ve olup bitenleri Çin’in hakkını teslim ederek yazmaya çalışıyorum, hepsi bu. Zihni liberallerin safsatalarıyla az da olsa kirlenmiş ve yazılarımda Çin’e o tezlerle vurmamı bekleyen bazı solcu dostlar varsa, Cangül Örnek’in yazısını ilaç niyetine okumalarını öneririm.

Çin’in en devrimci şehri
Wuhan hakkındaki bu yakıştırma bana ait ve buradaki dostların çok hoşuna gidiyor. 1912 devriminin (İmparatorluğun lağvedilmesi, cumhuriyetin ilanı) ateşi bu şehirde yakıldı. 1911 yılında, şimdi Wuhan’ın bir bölgesi olan Wuchang’de demiryolu işçileri ilk ayaklanmayı başlattı. Ayaklanma İmparatorluk ordusunun silahla bastırmaya çalıştığı çok kanlı bir savaşa dönüştü. Ayaklanmalar ve savaş giderek bütün Çin’e yayıldı ve İmparatorluğun sonunu getirdi. Wuhan, daha sonra Wuchang’in de dâhil olduğu üç yerleşim biriminin birleşmesiyle oluşan bir kent. Şehrin adının ilk iki baş harfli Wuchang’den geliyor. Çin’de iki kentin sakinlerinde “kent milliyetçiliği” bile diyebileceğim bir şehirleriyle gurur duyma, tutkuyla bağlı olma haline tanık oldum. Bunlardan biri Shanghai (Şanghay), diğeri Wuhan. Wuhan çok sayıda uluslararası şehircilik, çevre ve kültür ödülleri almış ve nitelikli üniversitelere sahip bir kent. Ne zaman Yangtze nehrini görsem (şehrin ortasından geçer) Boğaz gözümde canlanır ve aklımdan “tam İstanbul ile kardeş şehir olacak bir kent” düşüncesi geçer.

Salgın işte bu kenti vurdu. Karantinanın başladığını ve alınan radikal önlemleri ilk duyduğumda (Wuhan’da değildim) kentin başına gelebilecekleri düşünüp üzülmüştüm. Bu duygularımı şimdi buradaki dostlarla paylaştığımda bana “Bu şehrin devrimci ruhundan bahsediyordun ya, işte onu unutmuşsun” diyorlar. Onların dediği gibi, Wuhan salgına yenik düşecek bir şehir değil. Yaşanan ağır bir travmaydı. Düştü, ayağa kalktı ve şimdi kaldığı yerden devam etmeye çabalıyor. Burası 24 saat yaşayan, canlı, hareketli, yaşanılası bir şehirdi. Şimdi o havasından tabii ki uzak. Hayat nispeten geç başlayıp erken bitiyor. Sokaklara, parklara sırf insanları gözlemlemek için çıkıyorum. Bıkkınlık, bezginlik, umutsuzluk gördüğümü söyleyemem.

Batı basınının burada görüştükleri bir veya iki kişi üzerinden şehir hakkında umutsuzluk, karamsarlık hikâyeleri anlattığına bakmayın (zaten başka türlü yazamazlar da. Görevleri bu; yani araya yalan da sıkıştırarak becerebildikleri kadar dezenformasyon). Elbette her şey güllük gülistanlık değil ve kentin biraz da el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştığı şu belirsizlik günlerinde karamsar, umutsuz insanlar tabii ki var (Wuhan’a göre daha hafif salgın yaşayan Batı ülkelerindeki kentler açıldığında bakalım hangi hikâyelerle karşılaşacağız). Fakat aynı şeyi şehir için söylemem imkânsız. Her gün sokaklarda, parklarda daha çok insan görülüyor. İnsanlar sevdikleriyle birlikte olmayı, birlikte zaman geçirmeyi, karantina öncesi yaşamlarında sıradan, rutin olan şeyleri özlemişler. Bir arkadaşımız “Otobüse binmeyi bile özlemişim” dedi.

Açılın kapılar
25 Mart’ta kaldırılan seyahat kısıtlaması tek yönlü seyahate izin veriyordu: Sadece dışarıdan Wuhan’a doğru. 25 Mart-8 Nisan arasındaki iki haftalık sürede kent dışındakiler kontrollü olarak kente döndüler. Dönenlerle birlikte gelebilecek, onlardan kaynaklanabilecek kent içindeki olası bir riski de rahat kontrol edebilmek açısından dönüş süreci iki haftaya yayılmıştı. 8 Nisan’da kapılar Wuhan’dan dışarı doğru da açıldı, şehirden ayrılma kısıtlaması kalktı. Şimdi kentten ayrılanların çoğunluğunun diğer bölgelerden Wuhan’a üniversite için gelen öğrencilerden oluştuğu söyleniyor. Eyalet valiliği “Okulların ne zaman açılacağına dair bir karar vermediklerini, bir süre sonra tekrar değerlendireceklerini” duyurdu. Ortalıkta bir de valiliğin "Okullar bu dönem kapalı kalsa ne kaybederiz. Bu halkın sağlığını korumak gerekli bir önlem" diye bir öneride bulunduğuna dair bir söylenti dolaşıyor. Valiliğin okullarda seyrek oturma düzeni sağlama ve fiziksel mesafeyi koruma gibi önlemleri almanın imkânsız olduğunu gördüğünden eminim. Bunlar o kalabalık öğrenci nüfusuyla okul binalarında alınabilecek önlemler değil. Göründüğü kadarıyla, öğrenciler valiliğin duyurusunu ve söylentiyi “bu dönem okullar açılmayacak” diye yorumladılar ve şehirden ayrılmaya başladılar. Şehirden ayrılmamış olan yabancı öğrenciler ise halen buralarda. Ayrılmak isteseler bile artık öyle bir şansları yok. Çünkü kendi ülkeleri onlara kapıyı kapattı. Gerçi onların da pek gitme niyeti varmış gibi görünmüyor.

Sağlık önlemleri
Seyahat kısıtlamaları kaldırıldı, kapılar açıldı ama değişmeyen ve sanırım aşı bulunana kadar da değişmeyecek iki uygulama var: Ulaşım araçlarında (hızlı tren dâhil) seyrek oturma düzeni ve QR kodu (sağlık kodu) kontrolü (ve tabii ki vücut ısısı taraması). Yeşil sağlık koduna sahip değilseniz, bir ulaşım aracıyla şehre ne girebilirsiniz ne de çıkabilirsiniz. Başka (yasal olmayan) yollar deneyen açıkgözler çıkabilir ama bu “Salgını bilerek yaymak suçu” kapsamına giriyor ki, yargılama sonunda canından olmak da var.

İki gün önce Wuhan’ı ziyaret eden bir merkezi hükümet yetkilisi de “Alışveriş merkezleri, süpermarketler ve lokantalar-eğlence mekânları işletmecilerine “Her zaman dikkatli-uyanık olmaları, sürekli vücut ısısı kontrolleri yapmaları, müşteri akışını mekân içinde güvenli mesafeyi koruyacak şekilde yönetmeleri gerektiğini” söyledi. Ayrıntıya girmeden söyleyeyim: Şehirde uygulama tam bu biçimde yürüyor ve hiçbir yerde güvenli mesafeyi bozabilecek sayıda insan kalabalığına izin verilmiyor. Gerçekte bu kurallara birilerinin söylemesine gerek kalmadan genellikle insanlar kendileri uyuyor, uyguluyor.

Aslında bu önlemlerden (QR kodu taraması, seyrek oturma düzeni ve vücut ısısı kontrolleri) önceki yazımda da bahsetmiştim. Bu önlemler aynen devam ediyor. El dezenfektanları zaten her yerde ve herkesin çantasında… Bu hafta içinde birçok işyeri de çalışmaya başladı. İşyerleri çalışanlarına seyrek oturma düzeni sağlamakla yükümlüler. Ayrıca, çalışanlarına vücut ısısı kontrolü yapmak ve kuşkulu bir durumla karşılaşırlarsa bunu ilgili yerel birime gecikmeden rapor etmek zorundalar.

Tahmin edileceği gibi, şehirde maske takmak zorunlu. Çin’de maske takmak zaten çok yaygın bir alışkanlıktı. Bir zamanlar Çinli dostlara “Maske hem kadın hem erkeğe uygun bir Çin takısıdır” diye takıldığım o aksesuar şimdi benim için de zorunlu. Bir de tam teşekküllü korunanlar yani baştan aşağıya koruyucu elbise giyerek dolaşanlar var ki, arkadaşların dediğine göre çoğunluğu şehre 25 Mart’tan sonra gelenlermiş (benim gibi). Yine arkadaşların dediğine göre, karantina döneminde şehirde olmayanlar daha ürkek davranıyorlarmış.

Cadde-sokaklardaki dükkânlar çıkarabildikleri kadar çok ürünü önlerindeki kullanabilecekleri boş alana çıkarıyorlar. Amaç içerideki insan sayısını olabildiğince düşürmek ve müşterilerin içeride kalma süresini çok azaltmak. Müşteriler genellikle aradığı ürünü dışarıdan seçiyorlar ve çoğunlukla dükkânın içine bile girmeden ödeyip ayrılıyorlar.

Kişiler arasında fiziksel mesafeyi korumanın zor olduğu inşaat, şehir temizlik işleri vs gibi alanlarda çalışanlara, günlük vücut ısısı kontrollerine ek olarak, düzenli olarak tarama testleri yapılması zorunluluğu getirilmiş. Sorumluluk işverenlere, denetlemek ve testleri uygulamak ilgili yerel komite ve sağlıkçılara ait.

Bunlar şehir merkezinde alınan ve ilk aklıma gelen önlemler. Şehrin çevresindeki yerleşim birimlerinin çoğunda karantina üç hafta kadar önce hafifletilmişti. Bazı izleme önlemleri devam ediyordu. Dolayısıyla, buralarda kurulu olan fabrikalar iki hafta kadar önce çalışmaya başlamıştı. Basına-TV’lere yansıyanlardan gördüklerimize ve durumu bilenlerden öğrendiklerimize göre, seyrek (fiziksel mesafe) çalışma düzeni, vücut ısısı ölçümü gibi günlük rutin kontroller, bir araya gelmeyi/toplanmayı engelleyen önlemler bütün işyerleri için uyulması gereken zorunlu kurallar. Salgından önce topluca yemek yenen yemekhaneler ya kapatılmış ya da en az iki metre arayla tek kişilik küçük masalar yerleştirilmiş veya işçiler masanın olmadığı açık alanlarda iki metre kadar mesafeli oturarak yemek yiyorlar.

Destek talebi
Salgın en fena inşaatçıları vurmuş. Sektörün ileri gelen firmalarından birinin sözcüsü “neredeyse üç aydır Wuhan’da bir tek konut bile satılmadı. Devam eden ve iptal edilemeyecek kadar büyük projelerimiz var. Sektörün durumundan endişeliyiz” diye dert yanıyordu. Çinlilerin yatınca rüyasında inşaat gören, kalkınca inşaat hayali kurarak yaşayan bir doğa ve insan sevmez; ama beton ve yağmaya tapar yöneticilerinin olmaması ne fena…

Bir-iki gün önce buradaki en büyük lokanta-eğlence mekânları zinciri firmanın hükümete yazdığı ve “kiraların düşürülmesi, borçlar ve çalışan maaşları için destek talep eden” mektubu basına yansıdı. Merkezi hükümetin özellikle küçük esnafa yönelik bir destek paketi üzerinde çalıştığı haberleri duyuyoruz. İşini kaybeden çalışanların payına ne çıkacağını, ne düşeceğini ise henüz bilmiyoruz. Zira buradaki işini kaybedenler arasında şansını salgından az etkilenen veya hiç etkilenmeyen bölgelerde denemek için ayrılanlar olduğunu duyuyoruz.

İşini kaybedenlerden bahsedince aklıma geldi. Çevre yerleşim birimlerindeki fabrikalar için yüzde doksan civarında kapasiteyle çalıştıkları söyleniyor. Fakat çalışan sayılarının salgın öncesinin ancak yüzde altmışı civarında olduğuna dair haberler okuyoruz, duyuyoruz. Çalışanların bazılarının salgın korkusuyla dönmediği biliniyor. Geri kalan çalışanların bazılarının iç mekânda güvenli mesafeyi koruma önlemleri kapsamında “şimdilik” izinli sayıldığı, bazılarının ise işten çıkarıldığı söyleniyor.

Beyaz melekler evlerine döndü
Salgının en zorlu günlerinde ülkenin dört bir tarafından Wuhan’a gelen sağlık ekiplerinin çoğu artık kendi bölgelerine döndüler. Ayrılan her ekibin sıradan insanların sevgi seliyle uğurlandığını gösteren birkaç video izlemiştim. Can kurtarmak için insanüstü bir çabayla çalışan bu adanmış sağlıkçılara insanlar “Beyaz melekler” diye sesleniyorlardı.

Yaşanan o duygusal atmosfere tanık olmak için son kafileyi uğurlamaya ben de gittim. İki arkadaşımıza birlikte gitmeyi teklif ettiğimde “Biz daha önce uğurlamaya gittik” dediler. Yüzümdeki “Ne olmuş gittiyseniz, gelin ve bir kez daha uğurlayın” diyen ifadeyi anlamış olmalılar ki, bir arkadaşımız önce “Bazı şeyleri bir türlü öğrenemedin Kam. Senin Çinli olduğundan kuşku duyuyoruz” diye takıldı. Ardından “Şükranlarını sunmak isteyen başkaları da var. Biz gidersek kalabalık yüzünden onlar gelemezler” dedi. Kent yöneticilerinin uğurlamalarda kalabalıktan kaçınılması yönünde yaptığı uyarıya halk bu şekilde kendi içinde organize olarak çözüm bulmuş. Bir defa uğurlamaya giden ikinci defa gitmiyor ve böylece gereksiz kalabalık önleniyor. Doktor ve hemşirelere gösterdikleri sevgi ve sundukları şükran görmeye değerdi. Şehrin nasıl bir felaketin içinden geçtiğini ve ne acılarla üstesinden geldiğini en canlı biçimde, iliklerine kadar hissetmenin de en kestirme yolu… Burada ilk başlarda hakkında çok az şey bilinen bir düşmana karşı bir can pazarı yaşanmış. O can pazarında imdada koşan sağlıkçıları şimdi “Beyaz melekler” olarak onore ediyorlar ve gözyaşları içinde sevgi seliyle uğurluyorlar. Bir doktor-hemşire için bundan daha büyük bir ödül var mıdır, bilmiyorum.

Şimdi aklıma geldi: İnsana, insan canına değer vermeyen “Sürü bağışıklığı” fikrini liberal ahmakların adeta kıble saydığı İngiltere yerine Çin ortaya atsa acaba neler olurdu.

Balık pazarı halen kapalı
Virüsün yayıldığı kaynak olarak görülen balık pazarı halen kapalı. Şehirde hayat normale dönene, insanlar kendilerini güvende hissedene kadar açılacağını sanmıyorum. Çinliler için su ürünleri yemek ibadet gibi bir şeydir. Bu ürünleri yemekten men edilmek bir nevi zulüm gibi olsa bile herkes durumun farkında. Süpermarketlerde birkaç çeşit balık var ama pazarda satılan ürünlerin yanında çerez sayılır.

İki hafta kadar önce Euronews, “Çin’de yaban hayvanı pazarları yeniden kuruluyor” diye bir yalan haber yaptı. Konu Çin olunca dünyanın en büyük haber ajanslarından birinin bile gözünü kırpmadan yalan haber yapması ibret verici. Oysa Guangdong eyaleti yaban hayvanı satışını bir ay kadar önce tamamen yasakladı. İki hafta kadar önce, merkezi hükümet de ülkede her tür hayvan satışını yasaklayan bir yasa çıkardı. Ne kadar uygulanacağına dair bazı kuşkularım olsa bile, tehlikenin ne kadar büyük ve ciddi olduğunu herkesin görmüş olması umudumu artırıyor.

Hiç bilmediğim hayvanları görmek ve onlar hakkında uydurulmuş hurafeleri dinlemek niyetiyle Çin’in dört bir tarafında onlarca bu tür hayvan pazarı gezdim. Gördüğüm hayvanların çoğunun adını bile bilmiyorum. Pazarda söylenen Çince adlarını ise unuttum. Hatta batı basınının “Köpek eti festivali” diye anmayı adet edindiği fakat yerel halkın “Yaz Gündönümü Festivali (21 Haziran)” olarak kutladığı Yulin’deki o festivale de gittim. Köpeklerin başına gelenleri gözlerimle gördüm (Üç-dört yıl önce, Eyalet yönetimi bu festivalde köpek eti satışını yasakladı). Bunun üzerine, "Köpekleri ısıran adamlar" başlıklı bir yazı da yazdım (20 Ekim 2013). Pazarlarda bazıları Çin’de bile yaşamayan (dolayısıyla kaçakçılığı yapılan) onca tuhaf hayvan görmüş olmama rağmen bir tane bile yarasa görmedim. Bilgisine güvendiğim eş dosta da sordum ve onlar da benim kanaatimi doğruladılar: Yani Çinliler yarasa yemezler. Üstelik bahsettiğim tuhaf hayvanları da her Çinli yemez. Yiyenlerin sayısı nüfusa oranla çok az sayılır. O yaban hayvanlarını satanlar, meraklılarına aslında o hayvanlar (ve etleri) üzerine türetilmiş hurafe, martaval ve yalan satıyorlar. Yani memlekette “Diyanet”in yaptığını burada yaban hayvanı satıcıları yapıyor.

Wuhan’da tedbirler sürüyor
Pasif taşıyıcılar yani hiç semptom göstermeyen kişiler burada biraz endişe konusu. Hiçbir semptom göstermedikleri için bilinmeyen, tespit edilmemiş bu olası vakalar sağlıklı insanlar olarak dolaşıyorlar. Uyarılar özellikle bu tür vakalar hakkında. Korunma için fiziki mesafenin önemi anlatılıyor ve COVID-19 semptomlarından kuşkulananların derhal sağlık kurumlarına başvurmaları hatırlatılıyor. Yani erken müdahaleye güveniyoruz.

Kişiler arası “fiziki mesafe” ise sanırım bu salgından geriye kalan en belirgin iz olacak, en azından aşı bulunana kadar.

Burada Çin dünyaya bir “Kriz yönetimi dersi” verdi, hem de en iyisinden. Zaten karantinadan sonraki ilk yazıda da belirttiğim gibi, bunun benim için sürpriz olduğunu söyleyemem. Memleketteki artık her şeyden korkan, daha fazla baskı ve zorbalığın “biten şarkı”nın derdine çare olacağını sanan ve iyice beceriksizleşen “bitik adamın kötücül çürük rejimi” korkarım en beceriksiz kriz yönetimi ödülünü alacak. Çünkü ortada bir kriz-salgın yönetimi falan yok. Zaten buna çapları da yetmez. Şu koşullarda bile gittikçe artan sayıda insanın nefretine hedef olmak hakikaten büyük başarı. İktidarın hal-i pür melaline uygun bir Çin atasözüyle bitireyim: İnsanlar güzel şeyleri bir süre hatırlar, kötü şeyleri ise ebediyen…

Hiç yorum yok: