Aşağıdaki makale, Wang Hui'nin "Contemporary Chinese Thought and the Question of Modernity" makalesinin son bölümüdür
Burada amacım sadece bir soru sormak. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Çin ve diğer (eski) sosyalist ülkeler dünya kapitalist pazarının önemli, hatta en dinamik bileşeni haline geldi. Gerçekten de Doğu Asya, dünya kapitalist sistemindeki alışılmış çevre konumunu yeni dünya kapitalist düzeninin ekonomik merkezine dönüştürebilir. Bu koşullar altında, yirmi birinci yüzyılda kapitalist üretim tarzının iç çelişkilerini nasıl yorumlamalıyız? Örneğin Çin'de piyasalaşma sürecinde devlet, özel ve yabancı sermaye arasındaki ilişki nasıl olacak? Yeni sınıflar ve toplumsal gruplar arasındaki ilişki nasıl olacak? Köylüler ve kentsel nüfus arasındaki ilişki nasıl olacak? Gelişmiş kıyı bölgeleri ile geri kalmış iç bölgeler arasındaki ilişki nasıl olacak? Tüm bu ilişkiler kapitalist üretim ilişkileri bağlamına ve özellikle de piyasayla ilişkiler bağlamına yerleştirilmelidir. Temel soru şudur: Bu ilişkilerdeki değişimler Çin toplumunu ve kapitalist dünya pazarını nasıl etkileyecek? Çokuluslu kapitalizm çağında, bu "iç ilişkiler" artık önemli mi? Burada aklıma liberal teorinin devi Max Weber'in şu uyarısı geliyor: "Modern kapitalizmin akılcılığı kaçınılmaz olarak bazı insanların diğerleri üzerinde egemenlik kurduğu bir sisteme yol açacaktır. Fakat, bu bağlamda, hiçbir şey sosyalizme olan inancı ve umudu ortadan kaldıramayacaktır".
Küresel sosyalist hareketin başarısızlıkla sonuçlanmış gibi göründüğü şu dönemde, bu sözlerin hala bir geçerliliği var mı? Sorun bundan daha karmaşıktır. Hem bir yöntem hem de Çin modernleşmesinin bir örneği olarak Çin sosyalizmi, toplum ve insanlar üzerinde kapitalizmde var olandan daha sert bir devlet egemenliğinin oluşmasına yol açmıştır. Weber ve Marx'ın modernliğe yönelik eleştirileri kapitalizme ilişkin gözlem ve anlayışlarına dayanıyordu. Bugün Çin sosyalizminin tarihine yönelik eleştirimizi, moderniliğin eleştirisiyle ve modernlik sorununun ilk olarak Avrupa kapitalizminin bir sorunu olarak ortaya atıldığı gerçeğiyle ilişkilendirmeliyiz. Modern sosyalist hareket, kapitalizmin iç çelişkilerinin analizi ve bu çelişkileri aşma özlemiyle ortaya çıktı. Ancak sosyalizm pratiği yalnızca bu özlemi gerçekleştirememekle kalmadı, aynı zamanda, küresel kapitalizm tarafından kendi bünyesine dahil edilerek sona erdi.
Aynı zamanda, sosyalizmin reform olanaklarından türeyen kapitalizm özeleştirisi, bugün ulus-devletin özerk birimi temelinde sosyalizm ya da kapitalizm eleştirisi yapmanın olanaksız olduğu bir noktaya gelmiştir. Bu bağlamda, hâlâ modernleşmenin tarihsel hedef olduğu aşamada olduğumuzdan, Çin sosyalizmini hem geçmiş deneyimleri hem de güncel ve gelecek öngörüleri açısından yeniden düşünmek zorunludur. Geleneksel sosyalizm modernliğin iç krizini çözememektedir ve modernleşme ideolojileri olarak hem Marksizm hem de "Yeni Aydınlanmacı" düşünce güçten yoksundur ve günümüz dünya gelişmelerine uygun yaklaşımlar formüle edememektedir. İşte tam bu noktada Çin meselesinin yeniden düşünülmesi zorunluluğu ortaya çıkıyor.
Çinli entelektüeller artık küreselleşme sorusunu tartışmaya başladılar. Ancak çoğu, küreselleşmeyi Konfüçyüsçü evrensel uyum-ahenk ideali bağlamında anlıyor. Kanaatimce bu tür bir evrenselcilik, yüzyıldır süregelen modernleşmeci "dünyayla tanışma" (aslında "Batı'yla tanışma") hayalinin bir başka versiyonundan başka bir şey değildir. Bazı akademisyenler küreselleşmeyi yeni bir dünya düzeni olarak ele alıyorlar. Ancak bu düzenin uzun zamandır oluşmakta olduğunu ve kapitalizmin yükselişiyle başlayan bir süreç olarak birçok aşamadan geçtiğini unutuyorlar. Sanayi Devrimi ve ticarileşmenin yükselişinden (1500-1800) önce, ticaret sermayesi Atlantik'i işgal etmiş ve buranın bazı bölgelerini Avrupa'nın periferisi-çevre ülkeleri (örneğin Amerika) haline getirmişti. Klasik döneminde (1800-1945), Asya (Japonya hariç), Afrika ve Latin Amerika Batı kapitalizminin periferisi haline gelmeye başlamış ve tarım ve madencilik endüstrileri aracılığıyla küresel işbölümüne entegre edilmişlerdi. Bu dönemde, her burjuva ulus-devletin içinde bir sanayi sektörü gelişmeye başladı ve aynı zamanda çevre ülkelerde-periferide ulusal kurtuluş hareketleri ortaya çıktı. Bu hareketlerin egemen ideolojisi, tek amaçlarının modernleşme ve güçlü ve zengin bir ulus-devlet kurmak olduğuydu. "Yakalama-yetişme" kavramını ilerlemeyle eş anlamlı ve sanayileşmeyi de kurtuluşla eş tutuyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan günümüze kadar geçen zamanda, çevre ülkeler küresel açıdan dezavantajlı ve eşitsiz koşullar altında sanayileşmeye girişmişlerdir. Çin, diğer pek çok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesiyle birlikte siyasi bağımsızlığını elde etti. Ancak kapitalizmin küreselleşme süreci içinde ulusal sanayilerin kendi kendine yeterliliği çöktü. Bu ülkelerin hepsi kendilerini birleşik bir dünya üretim ve ticaret sistemi içinde yeniden organize olurken buldular. Küreselleşme, şu anda karşı karşıya olduğumuz çok boyutlu toplumsal sorunları çözemez. Modern dünyanın gelişimi açısından bakıldığında, üretim ve ticaretin küreselleşmesi ulus-devletler içindeki yeni devlet ve toplum örgütlenme biçimlerini aşabilecek yeni siyasal ve toplumsal kurumlar üretemediği gibi, Asya ve Latin Amerika'nın çevre bölgelerindeki siyasal ve ekonomik sorunlara da çözüm getirememiştir. Kuzey-güney uçurumunu kapatmada ise daha az başarılı oldu. Küreselleşmenin ulus-devleti zayıflattığı da açıktır. Ancak ulus-devletlerin kendi toplumları üzerindeki politik, ekonomik ve askeri tahakkümünü değiştirmedi.
Çin'e gelince, Çin'in küresel üretim ve ticarete giderek daha fazla dahil olmasından kaynaklanan sermayenin uluslararası ve devlet tarafından kontrolü arasındaki çatışma ve iç içe geçme, iç ekonomide artan karmaşıklığa ve kaçınılmaz sistemsel yolsuzluğa yol açmıştır. (Diğer üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi, Çin'de de yerli sermayeyi kontrol edenlerle siyasal iktidarı kontrol edenler aslında aynıdır.) Bu yozlaşma siyasal, ekonomik ve ahlaki alanlara da sirayet etmiş ve her düzeyde ciddi toplumsal eşitsizliklere yol açmıştır. Salt verimlilik açısından bakıldığında bile, kurumsal yenilikler toplumun parçalanmasını durduramazsa, böylesi sistemsel yozlaşma ekonomik kalkınmanın önünde büyük bir engel teşkil edecek ve ulusal ve toplumsal kaynakları hızla tüketen yıkıcı bir tüketiciliğe yol açacaktır.
Sonuç olarak: Geçtiğimiz yüzyıl boyunca Çin düşüncesine egemen olan modernleşme teleolojisine artık karşı çıkılmalıdır. Eski, bildik düşünce kalıplarımızı gözden geçirmeliyiz. Karşı karşıya olduğumuz karmaşık ve çoğu zaman birbiriyle çelişen sorunları açıklayabilecek tek bir teori olmadığının farkındayız. Ancak Çinli entelektüellerin Çin/Batı ve gelenek/modernlik gibi köklü ikili paradigmalara olan bağımlılıklarını kırmaları ve bu soruları küreselleşme bağlamına yerleştirerek Çin'in modernlik arayışını ve tarihsel koşullarını yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir. Bu acil bir teorik sorundur. Sosyalist tarihsel pratik geçmişin bir parçasıdır. Aynı şekilde, küresel kapitalizmin gelecek tasarımları da Weber'in bahsettiği modernlik krizini aşmayı vaat etmiyor. Modern çağ, tarihsel bir evre olarak devam ediyor. Bu, eleştirel düşüncenin varlığını sürdürmesi ve gelişmesi için bir ivme sağlar. Bu da Çinli aydınlar için teorik ve kurumsal yenilik açısından tarihi bir fırsat olabilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder