Çin modelini tartışan birçok akademisyenin Çin'in gelişimini Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa sisteminin dağılmasıyla karşılaştırma alışkanlığı vardır. Çin'in istikrarını vurgularken, 1989'da patlak veren genel krizin Çin'de başladığını kolayca unuturlar. Bunun izleri Çin'in farklı alanlarında bugün hala görülebilir. Ancak asıl soru şu, Çin neden diğer Komünist partilerle, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelerle birlikte çökmedi? Çin'in istikrarını korumaya ve hızlı büyüme koşulları yaratmaya yardımcı olan faktörler nelerdi? 30 yıllık reform sürecinden sonra, şimdi bu koşullar nasıl bir dönüşüme uğradı? Cevaplamamız gereken ilk soru bu. Son 30 yılın yeni modelinden bahsetmek için 1989'a geri dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde, Çin ile Sovyetler Birliği ve Doğu bloku arasında ayrım yapmadan, Çin'i yeni bir sözde "model" veya "Çin Yolu" vb. olarak tanımlamak zor olur.
Çin'in reform öncesi döneminin en önemli farklarından biri de Kültür Devrimi adı verilen uzun bir süreçten geçmiş olmasıdır. Bu süreç devlet yapısını ve parti yapısını kesinlikle kırdı ve bu diğer sosyalist ülkelere göre önemli bir farklılıktır. Dolayısıyla, bu sürecin sonuçlardan biri devletin toplumun alt tabakalarının ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilmesiydi, ki bu Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinin katı bürokratik sistemlerine göre önemli bir farktı. Kültür Devrimi'nden sonra farklı mevkilerdeki yetkililer görevlerine geri döndüklerinde, alt tabakaların taleplerine cevap verme konusunda çok daha iyilerdi. Yani reformun başlangıcı budur - ulus tarafından memnuniyetle karşılanan reformun meşruiyetini burada aramalıyız. Bence farklılıklardan biri budur. Ancak önemli bir fark daha olduğunu düşünüyorum - 1989'un Çin için bu kadar farklı olmasının başka bir nedeni.
Doğu Avrupa ülkelerindeki eski Komünist liderlerin bazı anılarını okudum. Örneğin, Doğu Almanya'nın son parti sekreteri Egon Krenz, anılarında Doğu Almanya'nın neden bu kadar hızla çöktüğünü açıklıyor. Krenz, "Brejnev Doktrini" diye terim kullanıyor. 70'lerde Batı ülkelerindeki liderlerin çoğunun Doğu Avrupa ülkelerinin devlet doğasını tanımlamak için eksik egemenlik anlamına gelen bu terimi (Brejnev Doktrini) kullandıklarını söylüyor. Sovyetler Birliği'nde bir değişim gerçekleştiğinde, bunun sonuçlarının bu Doğu Avrupa ülkelerinde görüleceğini söylüyor. Dolayısıyla bunu çöküş izledi. O zamanlar savaş sonrası yapı, dünya yapısı, egemen devlet sistemi olarak tanımlanıyordu. Fakat bu anlamda çok az ülke gerçek egemenlik bağımsızlığına sahiptir. Doğu Bloğu ve Batı Bloğu'nun çoğu tam egemen ülkeler değildi. Çin durumuna geri dönelim. 1949'dan sonra, Kore Savaşı'nın ardından, Çin'in Batı ülkeleriyle, özellikle Amerika ile bağlarını kopardığını biliyoruz. İlk beş-on yılda, Çin ekonomisi ve tüm toplumsal yapı Sovyetler Birliği'nin desteğine oldukça bağımlıydı. Fakat 1950'lerin sonlarından itibaren, Çin Komünist Partisi ile Sovyetler Birliği arasında ciddi tartışmalar yaşanmaya başladı. Bu en zor, en zorlu dönemdi -İleri Doğru Büyük Atılım döneminden 60'ların başına kadar.
Bunun beklenmeyen sonucu, Çin'in egemenliğini kendi kendine yeten ve çok daha bağımsız hale getirmesidir -ki bu Doğu Avrupa ülkelerinden gerçekten farklıydı. Dolayısıyla bu kendi kendine yeterlik ve tam egemenlik olmadan, Çin'in 1989'dan sonra diğer sosyalist ülkeler gibi çökmemesini açıklamak zor olacaktır. Dolayısıyla, kendi kendine yetme politikasının ekonomik, sosyal, kültürel vb. alanlarda çok büyük ve önemli sonuçları oldu. Bu da Çin ekonomisini diğer ülkelere kıyasla çok daha bağımsız bir ulusal ekonomi haline getirdi. Ayrıca Çin dış politikası da bu bağımsızlık arayışına uygun olarak değiştirildi. Bunu göz önünde bulundurmadan, 1970'lerin başında Çin ve Amerika arasındaki uzlaşmayı anlamak zordur.
Yani söz konusu "açılım" politikasının izleri, yalnızca Kültür Devrimi sonrasına değil o döneme kadar geriye giderek izlenebilir. Sovyetler Birliği'nden kopuşa götüren tartışmaların içeriğini bilmeden Çin ile Amerika arasındaki uzlaşmayı anlamak zordur. Bu da Çin reformu için yeni bir tarihsel durum yarattı. Bence uluslararası durumdaki bu değişim olmadan, Çin'in son 30 yılda yaptığı reformu anlamak oldukça zor olurdu. Bu anlamda, Çin'in reform süreci diğer birçok sosyalist ülkede yaşananlardan farklıdır; çok daha özerktir. Reformu başlatan dışarıdan gelen baskı değil kaynağı içeride olan bir mantıktı; yeni bir yol arayışındaki belirli bir tür tarihsel mantıktı. Bunun oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.
İkinci bir husus siyasi sistemle ilgilidir. Tüm bu tartışmalar, hatta devlet egemenliği meselesi bile, sosyal bilimcilerin uluslararası ilişkilerde egemenliği tanımlamak için kullandıkları gibi göstermelik (nominal) anlamdan değil, siyasi partiler arasındaki siyasi ilişkilere geri dönülerek başlatıldı. Dolayısıyla tüm reform ve uluslararası ilişkiler Parti'nin politikasından ve yöneliminden başladı. Bu anlamda, çağdaş, 20. yüzyıl Çin tarihini anlamak için ÇKP'nin doğasından bahsetmemek olmaz. ÇKP'nin Çin Devrimi ve Çin Reformu'ndaki rolünü anlamak istiyorsak, Çin Devrimi'ne geri dönmeli ve kısaca değinmeliyiz. Çin Devrimi ve Reformu, çiftçinin devrimci özne olduğu geleneksel bir tarım toplumunda gerçekleşti. İster devrim veya iç savaşın ilk evrelerinde, ister toplumsal yeniden yapılanma ve reform dönemlerinde olsun, köylü sınıfının fedakarlıkları ve katkıları her zaman önemli olmuştur. Bunlar eylemci-aktif ruhun ve yaratıcılığın ifadesidir ve insanların zihninde derin izler bırakır. Uzun süren savaş ve devrim sürecinde parti sistemi kök saldı, bütün topluma, ağlara, alt hatta çok alt düzeylere yerleşti. Toplumun bütününe nüfuz etti ve bu durum bazı ülkelerdeki katı bürokratik sistemden çok farklı. Tam da bu nedenle toplumsal seferberlik kapasitesi diğer parti sistemlerinden, özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinden çok daha güçlüydü. Uzun Çin Devrimi olmadan, sistemin siyasal doğasını anlamak zordur.
Aynı zamanda, bu durum çifte talep yarattı. Çünkü bir yandan kırsal toplum uzun bir geleneğe sahipti; yani Çin toplumu çok daha eski tarihe kadar izlenebilen belirli bir piyasa mekanizması geleneğine sahipti. Diğer yandan, 20. yüzyıl boyunca toprak ilişkileri değişti. Bu değişimi görmeden, reformun ilk yıllarında toprakların yeniden dağıtımının-toprak reformunun neden bu kadar memnuniyetle karşılandığını anlamak zordur. Bu yeniden dağıtım, o dönemde Çin reformunun ilk aşamasını başarılı kılan faktördü. Aynı zamanda, bu siyasi süreçler nedeniyle, Çin devletinin konumu da bir dereceye kadar diğer ülkelerden farklıdır. Pekin Üniversitesi'nden Profesör Yao Yang, reformları başlatan devletin rolünü tanımlamak için "tarafsız hükümet" terimini kullandı. Sözde "tarafsız" olması, özel çıkar gruplarıyla ilişkisi olmayan, çıkar gruplarından uzaklaşmış ve böylece tarafsızlaştırılmış olduğu anlamına gelir. O belirli dönemdeki bu tür bir devlet yani devletin tarafsızlaştırılması uzun bir siyasi sürecin sonucuydu. Daha açık bir ifadeyle, uzun Çin Devrimi'nin sonucuydu. Bunu anlamadan, devletin özel çıkar gruplarından uzaklaştırılarak tarafsızlaştırılabileceğini kavramak zordur.
Bence bu, Çin Reformu'nun başarısı veya en azından ekonomik büyüme için oldukça önemli bir unsur veya ön koşuldur. Ancak şimdi sorun şu ki, tüm bu ön koşullar artık değişiyor veya dönüşüm geçiriyor. Örneğin, piyasalaşma ve küreselleşme nedeniyle, egemenlik konusu açıkça değişti ve dönüştürüldü. Egemenlik hakkında konuşmak için eski yolu izlemek artık mümkün değil. Bu konunun bir yönü. İkincisi, bence partinin rolü çok fazla dönüştürüldü. Benim kanaatimce, mevcut Komünist Parti 20. yüzyıldaki partiden farklı. 20. yüzyılda Parti, çok güçlü bir politik örgüttü. Ancak günümüzün Çin Komünist Partisi büyük ölçüde devlet çerçevesinin işleviyle bütünleşmiştir. Reformu başlatan ve piyasa faaliyetleriyle entegre olan devletin artık tarafsız olmadığı görülmüştür. Parti, sadece siyasi bir örgüt olarak tarafsız role sahip olabilir. Ancak parti devlete giderek daha fazla entegre oluyor. Sonunda ne tür yeni bir siyasi yönelim ve istikamet ortaya çıkacağı hala belirsizdir.
Sonuç olarak, göz önünde bulundurmamız gereken en azından üç husus olduğunu düşünüyorum. Birincisi: Çin, 20. yüzyılda uzun ve derin bir devrim yaşadı ve Çin toplumu kurucuların toplumsal taleplerine ve eşitliğe karşı o keskin duyarlılığını sürdürüyor. Bu tarihi ve politik gelenekler, günümüz koşullarında demokratik taleplere nasıl çevrilebilir? "Demokratik talepler" ifadesini kullanıyorum ama bununla mutlaka Batı modelini kastetmiyorum çünkü artık evrensel demokrasi krizi var. Bu nedenle, her yerde gerçek demokrasiyi, gerçek modelleri aramamız gerekiyor. İkinci olarak, Çin Komünist Partisi büyük ve önemli bir değişim geçirdi ve her geçen gün devlet aygıtıyla daha fazla iç içe geçti. Bu parti sistemi nasıl daha demokratik hale gelebilir ve partinin rolü dönüştürülürken devletin evrensel çıkarı temsil etme yeteneği nasıl korunabilir? Üçüncüsü, toplumun kitleselleşme kapasitesini artıran ve böylece yeni liberal piyasalaşmanın yarattığı depolitizasyon koşullarını aşan toplumsal bir temel üzerine yeni bir siyasal biçim nasıl inşa edilebilir? Bu sorular, küreselleşme ve piyasalaşma koşulları da dahil olmak üzere büyük öneme sahip teorik sorulardır. Çin halkı hangi siyasi doğrultuda hareket edecek? Çin açılım sürecindeyken kendi kendine yeten bir Çin toplumu nasıl oluşturulabilir? Dünya çapında yaşanan piyasa ve demokrasi krizi göz önüne alındığında bu arayışların küresel önemi açıktır.
Yazar: Prof. Dr. Wang Hui
Kaynak: Harvard-Yenching Enstitüsü ve Fairbank Çin Çalışmaları Merkezi tarafından düzenlenen panel, 5 Nisan 2010.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder