19 Temmuz 2020 tarihli BirGün Gazetesinde yayınlanmıştır
ABD, “emperyalist
hegemonya” amacıyla kuruluşuna ön ayak olduğu uluslararası kurumlardan
çekilmeye başladı. Bir süre önce Unesco’dan çekilmişti. Geçen ay, “Çin için
çalıştığı” gerekçesiyle, Dünya Sağlık Örgütünden (DSÖ) çekildi. Son günlerde,
aynı gerekçeyle, Dünya Ticaret Örgütünden (DTÖ) çekilme niyetini açıkladı. Trump
olduğu sürece, ABD’nin birçok uluslararası kurumdan daha çekileceğini
düşünüyorum. ABD hegemonyasındaki aşınma Trump’la birlikte çözülmeye hatta
çöküşe dönüştü. Bu yüzden, ABD, artık bu kurumlara sözünü dilediği gibi
geçiremiyor ve istediği kararları çıkartamıyor. Yakın zamanda, “Çin için
çalıştığı” veya “ABD’ye karşı çalıştığı” gerekçesiyle Birleşmiş Milletlerden
(BM) de çekilme niyetini açıklarsa hiç şaşırmam. Çin’in artan nüfuzuna paralel
olarak uluslararası kurumlardaki ağırlığı da hissedilir ölçüde artıyor. Buraya
kadar yazdıklarım az-çok bilinen şeyler. ,Bunları şu iki sorunun bağlamını
oluşturmak için yazdım: (1) Bu kurumların Çin için çalıştığı veya Çin’i kayırdığı
iddiasının gerçeklik payı var mı? (2) Çin, uluslararası kurumların kendi için çalışmasını
ve nüfuzunu artırmanın araçları olmasını mı istiyor?
Bu iki soruya
verilecek “evet” cevabı Çin’in oyunu ABD’nin kurallarıyla oynadığı ve ABD’nin
hegemonyasını devralmaya hazırlandığı anlamına gelir; fakat Çin bu kulvarda
yürümüyor. ABD emperyalizminin baskısı ve kısıtlayıcılığından bağımsızlaşmak
için ve bir dünya gücü (dünya liderliği değil) olmanın ve çok kutuplu dünya
tasavvurunun gereği olarak kendi uluslararası kurumlarını oluştursa bile, Çin,
küreselleşmenin en önemli savunucusu durumunda. Çünkü bu kadar büyük bir
ekonomi buna bir ölçüde mecbur. Tam bu noktada “Peki, nasıl bir küreselleşme?”
sorusu akla geliyor. Çünkü hâlihazırdaki küreselleşme on yıldan fazladır oyunun
kurallarını maniple ederek dünya pazarlarını Çin’e kapatabildiği kadar
kapatmaya ve sıkıştırmaya çalışıyor. Çin’in savunduğu küreselleşme, kurallarını
ABD’nin koy(a)madığı ve sistemle istediği gibi oyna(ya)madığı, kuralları dilediği
gibi değiştir(e)mediği bir küreselleşme. Yani ortaya çıkış-varoluş gerekçeleri
olarak dillendirilen ilkelerle tutarlı, aktörlerin eşit-adil bir şekilde var
olabilecekleri bir kürselleşme. Kolayca görüleceği gibi, Çin’in önerdiği-amaçladığı
küreselleşme ile ABD’nin dizayn ettiği-hegemonyasındaki küreselleşme aynı
şeyler değil. Burada önemli bir noktayı daha not etmeliyim: Çin’in
önerdiği-amaçladığı küreselleşme modelinin içeriği ekonomik ilişkilerden ibaret,
siyasal bir içeriğe sahip değil.
Çin’in kurduğu ve
geliştirdiği ekonomik ilişkilerle artan nüfuzu kaçınılmaz olarak uluslararası
kurumlardaki ağırlığına da yansıdı. Peki! Çin’in uluslararası kurumlarda
giderek artan ve ABD’yi bazı kurumlardan çekilecek kadar rahatsız eden gücü
bize ne anlatmalı. Basitçe, ABD’nin bu kurumlardaki gücünü ele geçirip bu
kurumları kendi çıkarlarına hizmet eden kurumlara mı dönüştürmek istiyor? ABD
emperyalizmini tahtından indirip uluslararası kapitalizmin yeni hegemonik gücü
mü olmak istiyor? Batı da böyle düşünenlerin -bu sorulara evet cevabı
verenlerin- sayısı az değil. Fakat bu bakış açısı ABD’nin ve Batı kapitalizmi
muhiplerinin yaydığı dezenformasyondan ibaret. Çin, bu kurumların kuruluş
ilkelerine uygun çalışmasını, dolayısıyla ABD emperyalizminin etkisinden
arındırmayı, istiyor ve bunu sağlamayı amaçlıyor. Çin, bu kurumları
küreselleşmenin (sağlıklı) işlemesinden sorumlu yapılar olarak görüyor. Bu
kurumları kendi çıkarlarına hizmet eden araçlara dönüştürmeyi amaçlaması
savunduğu küreselleşmenin ilkeleriyle çelişir (ve ABD hegemonyasını devralma
niyeti taşıdığına işaret eder).
Çin, hiçbir zaman
“Dünya liderliği”nden (ki emperyalist hegemonya anlamına gelir) bahsetmedi. Bunu
istemediğini de biliyorum. Son ÇKP kongresinde, bu düşünceye karşı “Çin’in adı
emperyalizmle yan yana gelmemelidir” şeklinde ne kadar sert eleştiriler yapıldığının
tanığıyım (ÇKP ruhundaki komünist müktesebat hafife alınmamalıdır). Bu “Dünya
liderliği” niyetini, yanlış bir tanımlamayla “liberal”* diye andığımız, Batı
kapitalizminin entelijensiyası uydurup Çin’e mal etti. Çin’in söylediği şey “Bir
dünya gücü olmak. Dünya liderliği ise ancak belirli alanlarda olabilir; örn.
küresel ısınmayla mücadele gibi”…
*Not: İktisatçı dostum Zhou’ya göre, bu
zevatı liberal diye anmak yanlış bir tanımlama. Bunlar Batı kapitalizminin
kültürel iktidarını-hegemonyasını üreten paralı askerler. Batı sermayesinin
çeşitli vakıfları, dernekleri, kurumları aracılığıyla destekleniyorlar. Türkiye
ve diğer az gelişmiş ülkelerde (ve tabii ki Çin’de) gördüklerimiz ise bunların
yancıları. Solcu takılmaları ise mecburiyetten, bir nevi itibar meselesi. Yoksa
söylediklerini kimse ciddiye almaz. Liberal deyince benim aklıma ABD’de Michael
Moore, Ralph Nader; Türkiye’de ise Cüneyt Ülsever, Cem Toker gibi İslamcı
faşizme baştan beri cephe alan, saygınlığından kimsenin kuşku duymadığı
insanlar geliyor, yukarıda bahsettiğim paralı askerler ve onların yancılar
değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder